23 Şubat 2013 Cumartesi

Baba olmak "cinsel isteksizlik" mi yapıyor?

Baba olmak "cinsel isteksizlik" mi yapıyor? Çocuk sahibi olan erkeklerin testosteron hormonu seviyesinin azaldığı belirlendi. Önceki araştırmalar, denklemin diğer yönde ilerlediği, yani testosterondüzeyi daha düşük olan erkeklerin baba olma ihtimalinin daha yüksek olduğu yönündeydi.

ABD'deki Northwestern Üniversitesi'nden Christopher Kuzawa ve ekibinin yaptığı araştırma baba olmanın, erkeklik hormonu testosteronun seviyesinin düşmesine neden olduğunu gösterdi. Bu da erkeklerin bir süre cinsel açıdan 'durulmaasına' neden oluyor.

Birçok hayvan türünde olduğu gibi insanlarda da doğumdan sonra vücudun testosteronun üretimini azalttığını belirten Kuzawa, bu sayede erkeklerin biyolojik olarak, en azından bir süre, çocuğuyla ilgilenmeye programlandığını vurguladı. 

Bilimadamları, Filipinlerde 21-26 yaşındaki 624 erkeğin hormon seviyesini 4,5 yıl boyunca inceledi. Bu dönemde, araştırmaya katılanların üçte biri ilk kez baba oldu.

Amerikan PNAS dergisinde yayımlanan araştırmaya imza atanlardan Lee Gettler, testosteron seviyesi yüksek olan erkeklerin 'daha girişken' oldukları için de baba olma şansının daha fazla olduğuna ancak çocuk sahibi olduktan sonra hormonun seviyesinin büyük oranda azaldığına dikkati çekti.

Baba olmanın ve yeni doğan bebeğe bağlı ''sıkıntıların'' duygusal, psikolojik ve fiziksel ''düzenlemeler'' gerektirdiğini belirten Gettler, araştırmanın erkeklerin bu ''düzenlemelerle'' başa çıkabilmesi için ''biyolojik değişim'' geçirebileceğini gösterdiğini ifade etti.

Bütün mesele parmaktaymış

Bütün mesele parmaktaymışYüzük parmakları işaret parmaklarından uzun olan erkeklerin kadınlar tarafından beğenilme ihtimali daha yüksek.
Yeni bir araştırmayla yüzük parmağı işaret parmağından daha uzun olan erkeklerin, kadınlar tarafından beğenilme olasılığının daha yüksek olduğu belirlendi.
Dün yayınlanan araştırma, belli fiziksel özelliklerin gelişimi, rahimdeki fetal ortam, hormonlar ve bunların karşı cins üzerindeki etkileri arasında karmaşık bağlantılar olduğunu ortaya koyuyor.
Daha önceki araştırmalar özellikle sağ elde, dördüncü ve ikinci parmak arasındaki oranı ve bunun erkeğin rahimdeyken maruz kaldığı testosteron hormonun boyutu açısında güvenilir bir işaret olduğunu ortaya koymuştu.

KOL ALTINDA 24 SAAT TUTULAN PAMUK PEDLER KOKLATILDI

Cenevre Üniversitesi'nden Camille Ferdenzi liderliğindeki bilim insanları tarafından yeni yapılan araştırma, yüksek testosteron seviyelerinin işaretlerinden olan (simetrik yüz, tok ses ve ayırt edici vücut kokusunun yanı sıra) daha 'erkeksi' parmak boyutuna sahip erkeklerin kadınlar tarafından çekici bulunduğunu belirledi.
Araştırma kapsamında 18-34 yaş arası üniversite öğrencisi 80'den fazla kadının 49 aynı yaşlardaki erkeklere ilişkin beğenilerine bakıldı. Kadın gönüllüler gruplara ayrıldı ve bu gruplara erkeklerin sesleri dinletildi, kol altında 24 saat tutulan pamuk pedlerle elde edilen vücut kokusu örnekleri koklatıldı.

ERKEKLERİ ÇEKİCİ KILANIN NE OLDUĞU ARAŞTIRILDI

Ferdenzi, "Amaç erkekleri çekici kılanın ne olduğunu ve bu özelliklerin erkeğin rahimdeyken nasıl bir fetal ortamda olduğundan etkilenip etkilenmediğini anlamaktı" diyor.
Görsel testte sonuçların net olarak ortaya çıktığını belirten Ferdenzi, "İşaret parmağından daha uzun olan yüzük parmağına sahip olan erkekler - ki bu daha fazla testosterona maruz kalınması anlamına geliyor - daha fazla beğenildi. Ayrıca çekiciliğin ve yüz simetrisinin büyük ölçüde bağlantılı olduğunu bulduk" diye konuştu.

Ağrının geni bulundu


Kronik ağrıya yol açan geni bulduklarını ilan eden bilim insanları, bu sayede uzun vadeli ağrıları tedavi için yeni ilaçlar geliştirilebileceğini söylüyor.

Science dergisinde yer alan çalışmaya göre, Cambridge Üniversitesi uzmanları farelerin ağrıya duyarlı sinirlerinden HCN2 adı verilen geni çıkardı. Geni 'silmek', kronik ağrıları yok etti, ancak akut acı hissini engellemedi.
Uzmanlar bu bulgu doğrultusunda yeni hedefin HCN2 geninin ürettiği proteini bloke edecek özel ilaçlar geliştirmek olacağına inanıyor.
Dünyada milyonlarca kişi romatizma ve baş ağrısı gibi kronik ağrılarla yaşıyor. Sadece İngiltere'de her yedi kişiden biri kronik ağrı çektiğini söylüyor. Sinirlerin acıya duyarlı uçlarında HCN2 geninin bulunduğu uzun zamandır biliniyordu ancak ağrıyı düzenleyici etkisi anlaşılmamıştı.
ROMATİZMADAN, DİYABET VE BEL AĞRILARINABu araştırmada önce hücre kültürleri içindeki sinirlerden HCN2 geni alındı ve elektrik ile verilen uyarılar ardından sinirde değişiklik olup olmadığı incelendi. Sonraki aşamada ise HCN2 geni alınmış fareler incelendi. Farelerin farklı şekil ve düzeyde acı veren uyaranlardan kaçınma hızını ölçen bilim insanları, geni çıkarmanın sinirlerin hasar görmesiyle oluşan nöropatik ağrıları da ortadan kaldırdığı sonucuna vardı. Kronik ağrılar genelde iki şekilde ortaya çıkıyor: Yangılı ve nöropatik.
Yangılı ağrılar, yanık ya da romatizma gibi uzun süre devam eden bir hastalık, yaralanma ya da sakatlanmanın sonucunda, sinir uçlarını hassaslaştırarak ağrı algısının yoğunlaşmasına yol açıyor. Nöropatik ağrılar ise sinirlerin hasar görmesi ile oluşan ve ömür boyu sürebilen ağrılar. Çalışmada, çok yaygın görülmesine rağmen, var olan ilaçların bu tür ağrının tedavisinde fazla etkili olmadığı belirtiliyor. Diyabet ve zona hastaları ile kanser için kemoterapi görenlerin yanı sıra, bel ağrısı ve diğer kronik ağrılar çekenler de bu gruba giriyor.
Cambridge Üniversitesi Farmakoloji Bölümü Başkanı ve araştırma grubunun lideri olan Profesör Peter McNaughton, bu insanlar için umut doğduğunu söyledi.
ACI DUYUSU KORUMA REFLEKSİ SAĞLIYOR"Acı duyusu için pek çok farklı gen kritik rol oynuyor. Bunlara müdahale edilmesi ise genellikle tüm ağrıları, hatta genel olarak hissetme yetisini ortadan kaldırıyor" diyen McNaughton, bu geni çıkarmanın ya da ilaçlarla bloke ederken normal acı duyusunu etkilemediğini belirtiyor.
McNaughton, acı duyusunu korumanın 'bireyin kendisini koruma refleksleri açısından çok önemli' olduğunu vurguluyor.
Sırt ve bel ağrıları konusunda destek sağlayan BackCare adlı kuruşun başkanı Dr. Brian Hammond da bulguları memnuniyetle karşıladı ve "Kronik ağrının yol açtığı ızdırabı hafifleten etkin bir tedavi geliştirilmesi çok sevindiricidir. Ağrıyı azaltırken bedenin uyarı mekanizmalarını muhafaza edebilen bir çözüm ise büyük bir atılımdır" dedi.


Kadınlar, Sosyal Ağları Daha Yoğun Kullanıyor

Görünüşe göre sosyal medya sadece arkadaşları birbirleriyle bağlamakla kalmıyor, aynı zamanda satın alma eğilimlerini de artırıyor.

Araştırma şirketi Nielsen'in sosyal medya üzerine gerçekleştirdiği son çalışma, sosyal ağlar üzerinden gerçekleşen tüketim eğilimlerine ışık tutuyor. ABD ve öne çıkan diğer pazarlar özelinde gerçekleştirilen araştırma, sosyal medyanın tüketici davranışları üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.

Facebook, kullanıcıların burada harcadıkları dakikalar itibariyle diğer tüm portalları geride bırakıyor. Sadece Mayıs ayında mecrada harcanan 53.5 milyar dakika toplamda 101 bin yıla eşdeğer bir zamana karşılık geliyor.

İnternet Devi Yahoo, 17.2 milyar dakika ile Facebook'un ardından en fazla zaman harcanan ikinci portal oldu.

Araştırmaya göre 18-34 yaşlar arası kullanıcılar ve kadınlar sosyal ağları en yoğun kullanan kitleleri oluşturuyor.

Nielsen'in çalışmasında öne çıkan bazı tespitler şu şekilde sıralanıyor:

  • Sosyal ağlar ve bloglar, yüzde 25 ile Amerikalıların internette en fazla vakit geçirdikleri mecralar arasında yer alıyor.
  • Geçtiğimiz Mayıs ayında Facebook, burada harcanan 53 milyar dakika ile en fazla zaman harcanan web sitesi oldu.
  • Mikroblog platformu Tumblr, üye sayısını geçtiğimiz yıla göre 3'e katlayarak sosyal medyada kendisine yer sağlamayı başardı.
  • Sosyal medya kullanıcılarının yüzde 40'ı hesaplarına mobil cihazlar üzerinden erişerek bu yönde gelişen trendi gözler önüne seriyor.
  • 55 yaş ve üzeri kullanıcılar da ağırlıklı olarak sosyal ağ hesaplarına mobil internet üzerinden erişiyor.
  • Yetişkin sosyal ağ üyelerinin yüzde 70'i alışverişini internetten yapıyor.
  • Örnek olarak seçilen 10 ülkede yapılan analizler, sosyal ağlar ile blogların online ortamda en fazla vakit harcanan mecralar olduklarını ortaya koyuyor.




Raporda belirlenen bazı sonuçlar şu şekilde;

  • En Aktif sosyal networkcüler, 18-34 yaş grubundaki kadınlar
  • Erkeklerin en çok ziyaret ettikleri sosyal medya Linkedin ve Wikia
  • Zenci Amerikalıların en çok kullanıcısı olduğu sosyal network Twitter
  • Linkedin üzerindeki kullanıcıların eğitimi diğer sosyal networklerdeki kullanıcılardan yüksek
  • Amerikalı internet kullanıcılarının % 53,5'u Facebook kullanıyor (% 12,5 Google+)
  • Kullanıcılar sosyal networklere % 97 bilgisayarla, % 37 mobil telefonla, % 3 iPad ile ulaşıyor

ABD'yi üzen araştırma

ABD Nüfus Dairesinin açıkladığı verilere göre, ekonomisi hala zor günler geçiren ABD’de geçen yıl 46,2 milyon dolayında kişi yoksulluk sınırının altında yer aldı.

Bu rakamın, geçen yıla göre 2,6 milyonluk artışa tekabül ettiği ve hükümet tarafından bu alandaki verilerin yayımlanmaya başladığı 1959 yılından beri en yüksek rakamı oluşturduğu belirtildi.

Nüfus Dairesinin raporunda, ülkedeki yoksulluk oranının son üç yıldır artış gösterdiğine de işaret edildi.

Ülkedeki yoksulluk sınırının 4 kişilik aile başına yıllık 22 bin 314 dolar, birey başına ise 11 bin 139 dolarlık gelirden başladığı kaydedildi.

Raporda, orta gelirli ailelerin gelirinin 2010 yılında azaldığı, ortalama hane gelirinin bir önceki yılki 49 bin 777 dolardan 49 bin 445 dolara düştüğü belirtildi.

Ülkede 18 yaş altındaki çocuklar için yoksulluk sınırı 2010 yılında yüzde 22’ye yükselirken, bu rakam, ABD’deki her 5 çocuktan 1’inden fazlasının yoksulluk içinde yaşadığı anlamına geliyor. 18 ila 64 yaşındaki yetişkinler için yoksulluk oranı da yüzde 13,7’ye yükseldi.

Yoksulluk oranının ırklara göre dağılımına bakıldığında ise, siyahlar yüzde 27,4’le bu alanda en yüksek orana sahip olurken, onları yüzde 26,6’yla hispanik kökenliler, yüzde 12,1’le Asyalılar izledi. Hispanik olmayan beyazlar ise, yüzde 9,9’luk oranla yoksulluk oranının en düşük olduğu kesimi oluşturdu.

Rapora göre, erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların ise yüzde 16,2’si yoksulluk sınırının altında kalırken, bölge bazında ise, ABD’nin güney bölgeleri yüzde 16,9’la en yüksek yoksulluk oranına sahipken, kuzeydoğu, yüzde 12,8’le en düşük yoksulluk oranına sahip bölge oldu.

Sağlık sigortası bulunmayan Amerikalıların oranı ise 2010 yılında yaklaşık yüzde 16,3 seviyesinde tespit edildi.

Erkeksiz kadınlar nasıl yaşıyor


Cumartesi günü (10 Eylül 2011) bir toplantıya katıldım. "Boşanmışlar, dullar, kocasını terk etmişler/kocası tarafından terk edilmişler, kocası cezaevinde olanlar Türkiye'de nasıl yaşar?" ya da bir başka deyişle, "erkeksiz kadınlar"ın durumunu ele alan bir araştırma ile ilgili toplantıydı bu.
Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü (SYDGM) ve Boğaziçi Üniversitesi ortaklığıyla "Boşanmış ve Eşi Vefat Etmiş Kadınlar İçin Bir Nakit Sosyal Yardım Programı Geliştirilmesine Yönelik Araştırma Projesi" konulu bir araştırma yapılmıştı ve projeyi yürüten Prof. Dr. Şemsa Özar ile Burcu Yakut Çakar sonuçları açıkladılar.
Eşi ölmüş, boşanmış 18-64 yaş arası 1220 kadınla yapılan anket çalışması; eşi tarafından terk edilen, eşini terk etmiş ve eşi cezaevinde olan kadınları da kapsayan 26 kadınla da derinlemesine görüşmeyi içeriyor proje. Sonuç rakamları oldukça çarpıcı. Öyle ki kadınların dörtte üçü yiyecek, yakacak, giyecek, ev eşyası ve çocukların eğitimi gibi temel ihtiyaçları karşılayamıyor.
Türkiye'de eşi vefat etmiş kadınların yüzde 52,2'sinin, boşanmış kadınların yüzde 51,6'sının ve evli kadınların yüzde 73,4'ünün sosyal güvencesi bulunmuyor. Sosyal güvencesiz olan eşi vefat etmiş kadınların yüzde 66,6'sı, boşanmış kadınların ise yüzde 39,8'i kişi başı 100 TL'nin altında gelir düzeyi olan evlerde yaşıyor.
Borçluluk durumu da önemli sayıda kadının varolan geliriyle geçimini sağlayamadığına işaret ediyor. Görüşülen kadınlardan yüzde 63,3'ü bakkal, kasap gibi esnafa borçlu. Yani gelirleriyle ailelerinin temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorlar.

Kadınlar neden çalışamıyor?

Eşi vefat etmiş kadınların yüzde 5,5'i, boşanmış kadınların ise yüzde 26,1'i gelir getirici işlerde çalışıyor. Araştırmayı yapanlar, kadınlara istihdam olanakları sağlama konusunda bu alandan sorumlu kurumların çok etkin çalışmadığını öne sürüyorlar.
Araştırmaya göre kadınların çalışmasının önündeki engellerin başında toplumsal cinsiyet temelli rol dağılımında paylarına düşen ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi sorumluluklar geliyor. Ayrıca ortalama gelir düzeyindekilerin maddi açıdan erişebileceği kreş ve yuvaların yokluğu, kamu okullarındaki eğitimin mesai saatleriyle uyum içinde tasarlanmamış olması da kadınları çalışma hayatından uzaklaştırıyor.

"Dul kadın sıkıntısı"

Derinlemesine yapılan görüşmelerde, maddi sıkıntının yanında eşi ölmüş kadınların sürekli "dul kadın sıkıntısı"ndan söz ettiklerini, dul olma halinin üzerlerinde baskı oluşturduğundan şikayet ettiklerini söyleyen Prof. Dr. Şemsa Özar, baskı görmediğini söyleyen kadınların da aslında baskı görmemek için kendi içlerine kapandıklarını belirtiyor.

Ne yapmalı?

Araştırmacılar, kadınların yaşamlarını kendi tercihleri doğrultusunda iyileştirecek bir ortamın oluşturulmasının "yardım" adı altında nakit transferi yaparak mümkün olmayacağını söylüyorlar. Uygulanacak politikaların çalışma koşulları, gelir adaletsizliği ile birlikte toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri ve ayrımcılığı dönüştürmeyi hedeflemesi gerektiğini belirtiyorlar. Buna göre kadınların bir erkeğe ya da aileye bağımlı olmadan, bir birey olarak yaşamlarını sürdürebilecekleri imkanların sağlanması gerekiyor.

Eşi ölmüşlere ev ve işte öncelik

Toplantıda, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü'nden (SYDGM) Şebnem Avşar Kurnaz, araştırma sonucunu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'e sunduklarını ve bu doğrultuda harekete geçileceğini söyledi. Öncelik, eşi ölmüş kadınlara verilecek.
Kurumlarla yapılan protokollere göre kadınlara TOKİ'den ev verilmesi, Kredi Yurtlar Kurumu'nun bu kadınların çocuklarına burs sağlaması, İŞKUR'un iş bulmada eşi ölmüş kadınlara öncelik vermesi sağlanacak.
Elbette ideal olan, "dul" ve "boşanmış" ayrımı yapılmadan tüm yalnız kadınlara aynı hakların tanınması. Ancak bakanlık, boşanmış kadınları ilerleyen zamanlarda sosyal yardım kapsamına alacak. Boşanmış kadınların da sosyal yardım kapsamına alınacak olması bile bir ilerleme kaydedildiğini gösteriyor. Çünkü toplantıda, bu araştırmaya başlanırken, önceki dönem hükümetinde boşanmış kadınlara sosyal yardım yapılmasının boşanmaya teşvik edeceği gerekçesiyle reddedildiği, ancak Fatma Şahin tarafından bu dönem kabul edildiği de konuşuldu. Hatta araştırmacıların buna cevaben, "Sosyal yardımla hemen boşanma gerçekleşecekse zaten ortada bir sorun vardır, o evlilik zoraki yürüyordur" dedikleri de anlatıldı.
Bahsedilen protokollerin hayata geçmiş halini yaşayıp göreceğiz. Bakalım, gerek eşi ölmüş gerekse de boşanmış, yalnız kadınların hayatı kolaylaşacak mı?

Cep telefonu kol sinirlerini uzatıyor!

EGE Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Uzmanı Prof.Dr. Burhanettin Uludağ, cep telefonlarının aşırı kullanımında dirseğin 90 dereceden fazla bükülmesi ile sinir boyunun 4.5-8 milimetre arasında uzadığını açıkladı.

Antalya’da katıldığı toplantıda konuşan Prof.Dr. Uludağ, cep telefonunun kullanıcıya verdiği zararları ispatlayan onlarca araştırma olduğunu, sürekli manyetik alana dokunmanın fiziksel olarak insan bedeni üzerinde, özellikle ellerde ve dirseklerde yoğun kas yorgunluğuna neden olduğunu söyledi. ABD’de yapılan yeni bir araştırmanın fazla cep telefonu kullanımının parmaklarda karıncalanmalara, ellerde kas kaybına dirseklerde ise, kalıcı doku bozulmalarına yol açabileceğinin ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Burhanettin Uludağ, şöyle dedi:
"Öğrencilerin yüzde 34’ü cep telefonu kullanıyor. Cep telefonu olan çocukların yüzde 50’sinin ailesinde 1 veya 2 cep telefonu bulunuyor. Yaydığı elektromanyetik dalgalar sebebiyle kullanıcıları kanser tehlikesine maruz bırakacağını zaten öngörüyoruz. Uzun süreli cep telefonu kullanan kişiler, telefonu tuttukları kolda ön kolun dış kenarı ile serçe parmağı ve yüzük parmağında uyuşma, karıncalanma gibi belirtiler farkediyor."

Aşırı cep telefonu kullanımı sırasında dirseğin 90 dereceden fazla bükülmesi ile sinir boyunun 4.5-8 milimetre arasında uzadığını belirten Prof.Dr. Uludağ, şöyle konuştu:
"Telefonla konuşma durumunda dirsek 90 dereceden fazla bükülmüş olarak uzun süre kaldığından sinir gerilmesi, bulunduğu tünelde strese giriyor. Tüneldeki basınç yaklaşık 20 kat artıyor. Artan basınç etkisi ile o bölgede ödem gelişiyor ve sinirin bulunduğu alan daralıyor. Sinir kılıfı tahribat görüyor ve kanlanma bozukluğu ortaya çıkıyor. Tekrarlayan dirsek eklem hareketleri ile tekrarlayan travmalara maruz kalan dirsekte zamanla sinirlerde ciddi hasarlar meydana gelebiliyor. Ameliyatta koltuk altından ince iğne ile kol uyuşturuluyor. Sıkışmış olan sinir dirsekteki oluğundan çıkartılarak sıkışma ihtimali daha az olan başka bir alana taşınıyor. Şikayetlerin geçmesi bir kaç hafta veya ayı bulabiliyor. Bazen ameliyat sonrasında fizyoterapi gerekiyor."

Kulaklık kullanımının çoğunlukla şikayetleri azalttığını belirten Prof. Dr. Burhanettin Uludağ, "Telefonla konuşurken zaman zaman telefonu diğer ele almak veya ’eller serbest’ modunda kullanmak, bilgisayar kullanırken, araba kullanırken dirsekleri 90 dereceden daha fazla bükmemeye çalışmak alınacak önlemler arasında" dedi.