23 Şubat 2013 Cumartesi

Ölüme Yakın Deneyimler: 30 Yıllık Araştırma – (2.Bölüm) Read more http://epochtimestr.com/index.php/paylasilan-olum-deneyimleri-2-bolum


Paylaşılan Ölüm Deneyimleri
Ölüme Yakın Deneyimlerle (ÖYD) alakalı bir diğer fenomen ise, paylaşılan ölüm deneyimleri, yani ölüme yakın deneyim yaşayan kişinin, o sırada yanında olan kişinin de ÖYD’lere benzer karakteristikte bir deneyim yaşaması durumu.
Moody, paylaşılan ölüm deneyimleri konusunu ilk kez 1972’de kendi tıp profesöründen duymuş. Profesörün annesi bir kalp krizi geçirmiş ve profesör annesini hayata döndürmeye çalışıyormuş, tam o sırada, kendi vücudunu terk etme hissi yaşamış ve kendi bedeninin annesini kurtarmaya çalıştığını görmüş.
Annesi ölünce, onu bir ruh formunda görmüş, annesinin önceden tanıdığı, yine ruh formunda bazı insanlarla buluştuğunu, sonrasında ise, annesi ve bu insanların birlikte bir tünelin girdabına kapılıp gittiklerini görmüş.
30 yılı aşkın bir araştırma sürecinden sonra Moody, tahminleri ışığında, paylaşılan ölüm deneyimlerinin ÖYD’ler ile ortak deneyimler olduğunu görmüş. Yıllar içinde daha fazla vaka ile çalıştıkça, ÖYD’lerin paylaşılan ölüm deneyimleri ile çok benzer olduğunu keşfetmiş.
Moody, The Epoch Times’a yaptığı açıklamada, paylaşılan ölüm deneyimlerinde en sık karşılaşılan durumun, bu deneyimi yaşayanların, ölen kişinin transparan bir kopyası gibi olan ruhunu görmeleri, ya da oval veya küre şeklinde bir ışığın, ölen kişinin başından veya göğsünden fiziksel bedenini terk ettiğini görmeleri olduğunu söyledi.
Bazen de, ölen kişinin yanında bulunan kişi, ölen kişinin tüm hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğini görebiliyordu. Georgia’dan bir bayanın, kocasının ölüm anındayken, onun hayatının gözünün önünden geçtiği, tüm bunlar olurken kocasının ruhu ile konuştuğu ve ayrıca ruh formunda başka bir insanın belirerek, daha önce düşük yaparken kaybettiği kızları olarak kendisini tanıttığı belgelenmişti.

Raymond Moody, IANDS 2011 Konferansı'da Paylaşılan Ölüm Deneyimleri'ni anlatırken.
Moody, paylaşılan ölüm deneyimlerinin, zihin ve beynin birbirinden ayrı olduğunu gösteren açık bir kanıt olduğunu, çünkü bunu deneyimleyen kişilerin, o sırada beyin fonksiyonlarında bir zedelenme olmadığını söylüyor.
Moody konferansta yaptığı sunumda, “Yıllarca üzerinde çalıştığım ölüme yakın deneyiminlerin özelliklerinin, ölüme yaklaşan kişinin yanında bulunan kişilerde de aynen varolduğunu gördüm. Bu kişiler hasta veya yaralı değillerdi, beyinlerindeki oksijen akışında da herhangi bir sorun yoktu ve ölüme yaklaşan kişilerle tamamen aynı şekilde deneyimler yaşıyorlardı.” dedi.
Daha da güçlü bir kanıt olarak, The Epoch Times’la yaptığı röportajda Moody, Güney Afrika’da bir rahip ve rahibenin birlikte bir araba kazası yaşadıklarından ve arkasından ikisinin de kalp kirizi geçirmelerinin ardından ölüme yakın deneyim yaşadıklarından bahsetti. İkisi de hayata döndürüldükten sonra, birlikte bedenlerini terkederek bir ışığa doğru gittiklerini tamamen aynı şekilde anlatmışlardı.
Bu son 30 yıllık araştırmayla beraber Moody, “artık bir ‘gerçek’ var – ‘gerçeğin’ altını çizerek söylüyorum – ‘ölüm sonrası yaşam’ın akla yatkın olması ve idrak edilmesi adına somut bir adım atıldı.” dedi.
Benzer olarak Greyson da, “30 yıl öncesine göre, ölüme yakın deneyimler şu anda çok daha gelişmiş durumda.” dedi.
Bunu yanında Greyson, özellikle de daha önce sahip olmadığımız modern araç ve tekniklerle, hala bu konuda çok daha fazla yapılması gereken çalışma olduğunu, gelecekte de daha fazla tekniğin çıkacağını umduğunu belirtiyor.
“Er ya da geç, fiziğin veya psikolojinin sınırını aşan şeyler hakkında bilimsel terimlerle konuşabilecek bir yol bulacağız” – Bruce Greyson, M.D.
Greyson, sadece ÖYD’lerin yüzeyini kazıdıklarını söylüyor.
“Dini veya spritüel geçmişi olan bazı insanlar, bu deneyimlerin bize bir hediye olarak verildiğini veya doğaüstü bir nedenden kaynaklandığını söyleyeceklerdir, ve ben bunu bilimsel terimlerle henüz nasıl açıklayacağımı bilemiyorum, fakat bilim değişken, durağan değil, ve er ya da geç, fiziğin veya psikolojinin sınırını aşan şeyler hakkında bilimsel terimlerle konuşacak bir yol bulacağız, bunun için gereksinim duyduğumuz bilimsel konseptler olacaktır.” dedi.
“Gelecekte ÖYD deneyimlerinin, insanların hayatında ve kişilik gelişimlerinde ne gibi bir rol oynadığını, bunlardan inançlar, değerler ve davranışlar oluşturmayı ve bu deneyimlerden insanların nasıl faydalanabileceğini konuşabiliyor olmak bize en büyük katkıyı sağlayacaktır.” dedi.

Ölüme Yakın Deneyimler: 30 Yıllık Araştırma – (1. Bölüm) Read more http://epochtimestr.com/index.php/olume-yakin-deneyimler-30-yillik-arastirma-1-bolum-2


Düşünün ki bir gün büyükanneniz ölmek üzereyken hayata dönüyor ve size tuhaf bir hikaye anlatarak, bedeninden çıkıp cennete gittiğini söylüyor. Acaba büyükanneniz delirmiş olabilir mi? Yoksa beyni oksijen azlığından zarar mı gördü?
30 yıllık bir araştırmadan sonra, Durham, Kuzey Carolina’daki bilim adamları, aslında durumun bu olmadığını söylüyorlar. Bunun yerine, bu fenomenin, günümüz biliminin henüz anlayamadığı bir konu olduğunu ve bu durumun bize bilimin gelişebilmesi için bir fırsat verdiğini belirtiyorlar.
Ölüme Yakın Deneyimler (ÖYD) fenomeni, ilk kez 1975’te felsefe ve psikoloji konularında dereceleri olan Raymond Moody tarafından, “Ölümden Sonra Yaşam” adlı kitapta ele alınmıştı. ÖYD’ler genellikle idraka dayalı, normal ötesi ve doğa üstü deneyimleri içeriyor.

Bruce Greyson, şimdiye kadar bilim adamlarının sadece ölüme yakın deneyimlerin yüzeyini kazıdıklarını, ileriki çalışmalar için çok geniş bir araştırma alanı olduğunu söyledi. (Stephanie Lam/The Epoch Times)
ÖYD örneklerinde, kişinin düşünüş şeklinde ve algılayışında değişiklik, huzur ve sakinlik hissi, altıncı hissin meydana çıkması, kişinin hayatını ve yaptıklarının başkasına olan etkisini görebilme yeteneği, ruhun bedenden ayrılma hissi, ölmüş kişileri ve melekler gibi varlıkları görebilme ve başka bir boyuta girmiş hissi yaşandığı görülüyor.
Ölüme yakın deneyim yaşayanlar arasında, her çeşit geçmişe sahip kişiler bulunuyor. ÖYD yaşayanların yüzde 10 – 20’si, çoğunlukla ölümle burun buruna gelmiş kişilerden oluşuyor. ÖYD konusunda araştırma yapmaya yönelik ilgi ise, Moody’nin kitabının yayınlanmasından sonra artmış. Bunun üzerine, 1981 yılında,  konu hakkında derin araştırmalar yapan ve insanlar üzerindeki etkilerini araştıran ‘Uluslararası Ölüme Yakın Deneyim Çalışmaları Birlği’ kurulmuş (IANDS).
IANDS, 2 – 4 Eylül arasında, Durham, Kuzey Carolina’da organize ettiği konferansta, araştırmacılara buluşlarını açıklama fırsatı vermiş oldu.
Zedelenmiş bir Beyinle birlikte İyileşen Zihinsel İşlevler
Virgina Üniversitesi’nde M.D. (Tıp Doktoru) ve  Algısal Çalışmalar Departmanı Direktörü olan Bruce Greyson, ÖYD’lerin inanılır olduğunu, çünkü 20 senelik çalışmalarında gözlemlediği farklı birçok ÖYD yaşayanların, aynı şeyleri söylediğini belirtiyor.
Greyson, ÖYD’lerin zihin ve beynin ayrı şeyler olduğunu gösterdiğini, çünkü ÖYD yaşayanların klinik durumları sırasında, zihinsel işlevlerin iyileşmesine karşılık, iyileşen beyin işlevlerinin de beklendiğini, fakat bu araştırmada böyle bir durumun meydana gelmediğini söyledi.
The Epoch Times ile yaptığı röportajda Greyson, “Çoğu vakada, ÖYD sırasında insanların zihinsel işlevleri, hayata döndükleri andan daha iyi, düşünmeleri daha hızlı, daha net, daha mantıksal ve düşünceleri üzerinde de bir kontrole sahipler. Duyuları çok daha güçlü ve daha canlı.” dedi.
“Eğer bir kişiye, 15 sene önce meydana gelmiş bir ölüme yakın deneyimlerini sorarsanız, onu sanki dün yaşamış gibi çok net hatırlarlar. Fakat, aynı zaman diliminde yaşamış oldukları başka bir deneyimlerini sorarsanız, bu konuda hafızaları çok bulanık olacaktır.”

Eben Alexander, beyni ağır hasar gördüğünde, çok canlı olarak hatırladığı ölüme akın deneyim yaşadı. (Stephanie Lam/The Epoch Times)
“Beynin iyi işlev göstermediği sıralarda veya ani kalp durması, derin anestezi gibi hiç işlev göstermediği durumlarda yaşanan bu deneyimleri düşündüğünüzde, bu durumlarda klasik beyin bilimi, bize düşünemeyeceğimizi, algılayamayacağımızı ve anı üretemeyeceğimizi söylemesine rağmen, oluşan bu durumu beyin psikolojisiyle açıklayamıyoruz.”
Konferansta konuşmacı olarak yer alan M.D. Beyin Cerrahı Eben Alexander, ÖYD yaşayanlardan birisi. 2008’de, beynin neokorteksinde (işitme ve görmeye ait bölgede) hasar meydana getiren, akut bakteriyel menenjit geçirerek komaya girmiş ve 6 gün boyunca suni solunum cihazına bağlı kalmış.
Beyin ve omurilik sinirlerindeki sıvının glikoz oranı, normalde 60 – 80 mg/dl aralığında olması gerekirken, onunki 1 mg/dl imiş. Bu oran, 20 mg/dl’ye düştüğünde, menenjit enfeksiyonu şiddetli olarak kabul görmektedir. Komadan 4 gün sonra, Alexander konuşmaya çalışarak uyanmış ve koma öncesi anılarını hatırlamaya başlamış. Normalde bu kadar ağır hasarlı bir beyinde tamamen iyileşme görülmesi oldukça beklenmedik bir durumdur.
Her nasılsa, ÖYD sırasında, Alexander, çok canlı bir deneyim yaşayarak, ne kadar muhteşem olduklarını kelimelerle anlatamayacağı görüntüler görmüş, sesler ve kokular duymuş.
Alexander, “Şu anda beynimin oldukça iyi düzeldiğini düşünüyorum, o sıradaki beynimin yaptığı kadar, hiç birşeyi bu kadar iyi yapamayacağını düşünüyorum. Nasıl oluyor da ölmekte olan bir beyin, bu kadar güçlü, bu kadar harika bilgileri bir anda bir araya getirebiliyor?” dedi.

Bebek yürüteçleri tehlike saçıyor


Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Birinci Bebek Klinik Şefi Doç. Dr. Can Demir Karacan, ailelere, yürüteçlerin doğurduğu tehlikelerle ilgili uyarılarda bulundu.

5-15 ay arasındaki bebeklerin yarıdan fazlasında yürüteç kullanıldığını belirten Karacan, "Bebeklerin hemen hemen hepsi yürüteçten hoşlanır. Ebeveynler de sürekli ilgi isteyen bebeklerini oyalayan, böylece kendilerine boş vakit kazandıran bu aracı kurtarıcı olarak görürler" diye konuştu.

Eğlence yönünün yanında, "Yürüteçlerin bebeklerin yürümeyi öğrenmesini kolaylaştırdığı, bir çeşit yürüme antrenmanı işlevi gördüğü" kanısının yaygın olduğunu, bazı anne ve babaların da "Bu aracın bebeği güvende tutacağını" düşündüğünü anlatan Karacan, şunlara dikkati çekti: "Aslına bakılırsa bunların hiçbiri gerçekte doğru değil. Yürüteçlerin çocuk gelişimini ne şekilde etkilediğini inceleyen çeşitli çalışmalar, bunların bir çocuğun yürümeyi öğrenme zamanını etkilemediğini göstermiştir. Üstelik çalışmaların çoğu, bu araçların yürümeyi bir kaç hafta geciktirdiğini bile ortaya koymuştur. Yürüteç kullanan bebekler, önce anormal bir yürüme biçimi kazanabilirler, fakat bu durum kısa süre içinde düzelir."
-"ASIL SORUN GÜVENLİK"-
Asıl sorunun bu araçların güvenilir olmamasından kaynaklandığına işaret eden Karacan, "Yürüteçler, çok sayıda bebeğin hastane acillerine getirilmesine yol açmakta, bunların bir kısmı ne yazık ki ölümle sonuçlanmaktadır" uyarısını dile getirdi.

Karacan’ın verdiği bilgiye göre, yürüteçler şu kazalara yol açıyor: -Basamaktan/merdivenden düşme: En sık karşılaşılan sorun. Özellikle merdivenden düşme kemik kırıklarına ve ağır kafa yaralanmalarına yol açabiliyor.

-Yanma: Yürüteçteki bebekler daha yüksek yerlere erişebilir. Böylece masa örtüsünü çekerek masa üzerindeki sıcak çayı, kahveyi devirebilir, ocaktaki çaydanlığa dokunabilir, radyatörlere, şömineye ulaşabilirler.

-Boğulma: Yürüteçteki bir bebek küvete veya havuza düşebilir.

-Zehirlenme: Zehirlenmeler de yürüteçteki bir bebeğin daha yükseğe erişebilmesinden kaynaklanır.

-"ANNE VE BABALARIN GÖZÜ ÖNÜNDE OLUYOR"-
Yürüteçten kaynaklanan bebek yaralanmalarının çoğunun, anne ve babaların gözü önünde meydana geldiğini bildiren Karacan, "Yürüteçteki bir bebek saniyede 1 metreden fazla yol aldığı için en yakınındaki kişiler bile çabuk müdahale edemez, kazayı önleyemez" dedi.

Dünyada ilk başlarda yürüteç güvenliğiyle ilgili standartların sıkışmaları önlemeye dönük olduğunu, daha sonra ise düşmeleri önleyecek standartlar geliştirildiğini anlatan Karacan, 1997 yılında ABD’de yürüteçlerin ya kapıdan geçemeyecek kadar geniş ya da basamak kenarında durmayı sağlayacak fren sistemine sahip olmasını zorunlu kılan standardın yürürlüğe konduğunu söyledi.

Avrupa’da 2005’te değişen bebek yürüteci güvenlik standardının da basamak kenarı frenini zorunlu hale getirdiğini belirten Karacan, "Bununla birlikte, bu iyileştirmeler bile yürüteçlerden kaynaklanan tüm yaralanmaları önlemekten uzak.

Çünkü tekerleğe sahip oldukları için bebekler yine hızlı hareket edebilir ve daha yükseğe erişebilirler" şeklinde konuştu.

Amerikan Pediatri Akademisi’nin, uzun süredir tekerlekli yürüteçlerin üretim ve satışının yasaklanmasını önerdiğini vurgulayan Karacan, Kanada’da ise 2004’te bebek yürüteçlerinin satışı, ithalatı ve reklamının yasaklandığına dikkati çekti.

Karacan, "Aileler bebeklerinin güvenliği için yürüteçten uzak durmalıdır. Bebeklerin bakıldığı bakım merkezi veya başkasına ait evlerde de yürüteç olmadığından emin olunmalıdır. Bebek yürüteçleri yerine, yürütece benzeyen ama tekerlekleri olmayan, oturağı dönebilen, eğilebilen, yukarı aşağı hareket edebilen araçlar kullanılabilir. Bebeklerin oturup, kalkıp, emekleyip yürüyebileceği emniyetli oyun alanları da uygun bir seçim olacaktır" diye konuştu.

Öksürükten şikayetçiyseniz dikkat!..

Öksürükten şikayetçiyseniz dikkat!..Cardiff Üniversitesinden bilim adamları Avrupa genelinde 13 ülkede, 3 bini aşkın yetişkini kapsayan bir araştırma yaptı. Araştırmada balgam çıkaran hastalara doktorların genellikle antibiyotik verdikleri belirlendi. Ancak antibiyotiklerin hastaların çabuk toparlanmasını sağladıkları gözlenmedi. Araştırmanın sonuçları, Avrupa Solunum Yolları Dergisi’nde yer aldı.
Araştırmaya göre İngiltere’de doktoru görmeye giden hastaların büyük çoğunluğu akut öksürük ya da alt solunum yolları enfeksiyonundan şikayet ediyor. Doktorlar sarı ya da yeşil renkte balgam çıkarılması durumu, bakteriye işaret ettiğinden, hastaya hemen antibiyotik veriyor. Ancak beyaz ya da açık renkte balgam görüldüğü durumlarda pek antibiyotik verilmiyor.
Uzmanlara göre bir hafta boyunca antibiyotik kullananlarla kullanmayanların iyileşme oranları arasındaki fark, binde beşin altında. Bilim adamları ayrıca uyarıyorlar: Antibiyotikleri ne kadar sık kullanırsanız o kadar az fayda sağlarsınız.

Elma ve Armut Felç Riskini Azaltıyor


Sağlıklı bir yaşam sürmek insanlar için önemli. Hele ki yaş ilerledikçe sağlık sorunlarının artması ile sağlığımızın önemini daha da anlar oluyoruz. Yaşlılıkta çokça karşılaşılan sağlık sorunlarının başında da felç geçirme yer alıyor. Bu sefer İsviçreli bilim adamlarımız yerine Hollandalı bilim adamalırımız 10 yıllık bir araştırma sonuçunda elma ve armut gibi beyaz etli meyve tüketimi felç riskini azalttığı sonucuna ulaşmışlar.
Yaklaşık 20 bin kişinin beslenme alışkanlıkları ve sağlık durumlarını 10 yıl boyunca gözlemleyen uzmanlar, günlük beyaz etli meyve ve sebze tüketiminde yapılacak 25 gramlık bir artışın, felç riskini yüzde 9 aşağıya çektiğini keşfetti.
Araştırmaya katılanların yediği meyve ve sebzeleri de sınıflandıran uzmanlar, katılımcıların yarısından fazlasının elma ve armudu sıklıkla tükettiğini belirledi.
Araştırmayı yürüten ekipte bulunan Wageningen Üniversitesi’nden beslenme uzmanı Linda Oude Griep, elma ve armudun yüksek miktarda lif ihtiva ettiğinin bilindiğini, ancak beyaz etli meyve ve sebzelerin içeriğindeki önemli besleyici maddeleri ortaya çıkarmak için daha fazla araştırmayapılması gerektiğini kaydetti.
Öte yandan uzmanlar, beyaz etli meyve ve sebze tüketiminin yararlarına dair bu bilgilerin, insanları diğer renkteki meyve ve sebzeleri yemekten alıkoymaması gerektiğini ifade etti.
Araştırmacılar, sağlıklı ve dengeli beslenmenin, doymuş yağ ve tuz kullanımını azaltmanın, düzenli sporun ve tansiyonu kontrol atında tutmanın felç riskini azaltmada etkili faktörler olduğunu vurguladı.

Çok çalışan az memnun


Ankara’da 112 acil sağlık hizmetleri çalışanları arasında yapılan bir anket çalışmasında, 10 yıl ve üzeri çalışanların memnuniyet düzeylerinin düşük olduğu görüldü. Evli olanların bekârlara göre, eşi çalışmayanların eşi çalışanlara göre daha memnun oldukları tespit edildi.
“Ankara 112 Acil Sağlık Hizmeti Çalışanlarının Çalışma Koşulları ve İş Memnuniyetinin Değerlendirilmesi” başlıklı çalışma Gazi Tıp Dergisi’nin Mart 2011 tarihli sayısında yayımlandı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalından Dr. Senem Güneri, Doç. Dr. Mustafa İlhan ve Dr. Emine Avcı tarafından yapılan araştırma, Ankara il merkezindeki, il ambulans servisi başhekimliği, KKM (Komuta Kontrol Merkezi), şube, şehir merkezindeki ve ilçelerdeki 112 acil sağlık hizmetleri istasyonlarında çalışan doktor, hemşire, sağlık memuru, ebe, paramedik, acil tıp teknisyeni, şoför ve memurların çalışma koşulları ve iş memnuniyetlerini değerlendirmeyi hedefledi.
2009 yılı ikinci yarısında yapılan araştırmaya, 510 kişi katıldı. İncelenenlerin yüzde 57’si kadın, yüzde 64’ü evli iken, yüzde 57’sinin eşinin çalıştığı, yüzde 45’inin çocuğu olmadığı belirlendi. Ankete katılanların yüzde 96’sı bin TL’nin üzerinde geliri olduğunu, yüzde 33’ü evde bakıma muhtaç yakını olduğunu söyledi.
Araştırmaya katılanların yüzde 37’sini diğer sağlık personeli oluştururken, yüzde 8’ini doktorlar, yüzde 17’sini paramedikler meydana getirdi. Yüzde 61’i istasyonda çalıştığını, yüzde 51’i şu anki çalışılan yerdeki çalışma süresini 1-3 yıl, yüzde 62’si haftalık ortalama çalışma süresini 45-49 saat olarak ifade etti.
Araştırmaya katılanların yüzde 33’ü iş kazası ya da meslek hastalığı geçirdiğini, yüzde 67’si geçirmediğini, yüzde 6’sı ise bu kaza ya da hastalığa bağlı iş görmezlik raporu aldığını dile getirdi.

Paramedikler iş arkadaşlarından memnun
Anket sonuçlarına göre, işin kendisinden en çok memnun olan grup, istasyonda çalışanlar olurken; en az memnun olan grup ise 10 yıl üzeri çalışanlar olarak belirlendi. İş arkadaşlarıyla ilgili memnuniyet derecesi en yüksek olan grup paramedikler iken, en az memnun olanlar şube çalışanları oldu.
Amir ve idari ilişkilerde en memnun grup memur ve şoförler; en az memnun grup iş ya da meslek hastalığına bağlı iş görmezlik raporu alan grup olarak bulundu.
Mesleki eğitimde en memnun grubun istasyonda çalışanlar, en az memnun olan grubun da memur ve şoförler olduğu görüldü.
İşin ekonomik ve kültürel boyutunda en memnun grup acil tıp teknisyenleri ve evli olanlar, en az memnun olan grup 10 yıl üzeri çalışanlar oldu. İşin sosyal boyutunda ise en memnun grubun bin TL üzeri geliri olanlar, en az memnun olan grubun kaza veya hastalığa bağlı iş görmezlik raporu alanlar olduğu belirlendi.

Çözüm üretilmeli
Araştırmada, acil sağlık hizmetleri çalışanlarının çalışma koşullarının izlenip iş memnuniyetini düşüren etmenlerin belirlenmesi ve bunların giderilmeye çalışılmasının yararlı olacağı kaydedildi. Araştırmanın sonuç bölümünde şunlar dile getirildi:
“Fazla çalışma, fiziksel ortamların kötü olması sosyal olanakların kısıtlı olması, gibi kolaylıkla düzenlenebilecek konular yönetime aktarılıp çözüm üretilmeye çalışılmalıdır. Bunun yanında, ülke genelinde 112 acil sağlık hizmetleri çalışanlarının çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik ulusal düzeyde geniş katılımlı çalışmalar yapılabilir, elde edilen sonuçlara göre de ilgili mevzuatta düzenlemeler yapılabilir.”

Göçmenler, Alman medyasını daha çok takip ediyor

Alman devlet televizyonları ARD ve ZDF'nin yaptırdığı ve 3 bin 300 göçmenin katıldığı araştırmaya göre başta Türkler olmak üzere göçmenler Almanya'da medyatik olarak da paralel toplum oluşturmuyor. Araştırmaya göre göçmenlerin yüzde 76'sı Alman medyasını, Almanya'daki gelişmeleri düzenli olarak takip ediyor.    Alman devlet televizyonları ARD ve ZDF, başta Türkler olmak üzere Almanya'daki göçmenlerin medya tercihlerini, "Medya ve Göçmenler 2011"araştırmasıyla mercek altına aldı. Araştırmanın sonuçları göçmenlerin Alman medyasını takip etmeyip Almanya'dan yeterince haberdar olmadıkları, kendileri burada ancak akılları tamamen Türkiye'de olduğu iddialarını çürütür nitelikte.    Buna göre göçmenlerin çoğunluğu öncelikle Alman medyasını takip etmeyi tercih ediyor. Rakamlara göre göçmen kökenlilerin yüzde 76 gibi büyük bir kısmı düzenli olarak Alman televizyon programlarını takip ediyor. Yüzde 60'ı Alan radyolarını dinlerken, yüzde 53'ü internetten Alman medyasını takip ediyor. Göçmenlerin çok az bir kısmı ise sadece anavatanlarından yayınlanan televizyon, radyo ve internet sitelerini takip ediyor. Sadece anavatan medyasını takip edenlerin oranı ise yüzde 13 gibi bir azınlığı oluşturuyor.    Söz konusu sonuçları ortaya koyan, "Göçmenler ve Medya 2011" araştırması devlet televizyonu WDR'nin Köln'deki merkezinde tanıtıldı. Burada konuşan ARD televizyonu yönetim kurulu başkanı Monika Piel, "Almanya'da göçmenlerin medya alanında bir paralel toplum oluşturduğundan bahsetmek mümkün değil. Özellikle gençler, ağırlıklı olarak Alman medyasını kullanıyor, tüketiyorlar. Medya kullanımında göçmen gençlerin, anne babaları ve büyük ebeveynlerinden ise Alman yaşıtlarıyla daha fazla ortak noktaları var. Bu, entegrasyon tartışmalarında rol oynayacak önemli bir bilgidir" dedi.     Söz konusu araştırma 2007 yılından beri ikinci kez yapıldı. TNS EMNID'in Almanya çapında, göçmen kökenli 3 bin 300 kişiye sorular yönelterek yaptığı anket araştırmasına katılan göçmenlerin arasında ise Türkiye, eski Sovyetler Birliği ülkeleri kökenliler, Polonya, İtalya, Yunanistan, eski Yugoslavya ülkeleri kökenli göçmenler katıldı. Araştırmanın, başta Türkler olmak üzere Almanya'da yaşayan göçmenlerin yüzde 59'unun tutumunu yansıttığı bildirildi.     Araştırmanın tanıtım toplantısında konuşan ZDF yöneticisi Markus Schächter ise, "Almanya'daki kamu televizyonları, ülkede yaşayan göçmenlerin gözünde önemli bir yer edinmiştir. Özellikle kamu haklarını gözettikleri, güvenilir ve inanılır bilgi verdikleri için. Göçmenler için ARD ve ZDF televizyonlarının programları artık vazgeçilmez olmuştur" dedi. ARD/ZDF Komisyonu'nun başkan yardımcısı Helmut Reitze ise, "Araştırma, ARD'nin, göçmen gerçeğinin programlara yansıtılması stratejisinin doğru olduğunu, başarılı olduğunu göstermiştir" dedi.     Bu arada araştırmanın sonuçları, 2007 yılında yapılan ilk araştırma sonuçlarıyla da karşılaştırıldı. Buna göre Almanca yayın yapan medyanın takibi 2007 yılına göre arttı. En büyük artış internet medyasının takibinde oldu.     Araştırma, göçmenlerin Alman dilini anlamasının da 2007 yılına göre daha iyi noktaya geldiğini ortaya koydu. Buna göre göçmenlerin yüzde 80'i Alman dilini iyi derecede anlıyor. Bu oran 2007'de yüzde 76 idi. Araştırmaya göre göçmenlerin yüzde 45'i anadillerindeki televizyon programlarını, yüzde 22'si internet sitelerini düzenli olarak takip ediyor.